İzmirli sanatçıların belki de en güzeli Sezen'in konserinde yoğun güvenlik önlemleri alınmış, açılımla ilgili görüşünü belirttiği için Sezen'e kin kusan izmirliler yüzünden.. Yıllardır Sezen için ölüp biten, adını hemşerilik bağı yüzünden hep gururla anan bir şehrin sadece fikrini söylediği için kendi içinden çıkan bir sanatçıyı polis korumasına mahkum etmesi ne kadar yazıktır.. Bu aralar izmirli olmaktan hiç ama hiç hoşlanmıyorum...

Ciddiye alınacak tüm bilim merkezlerinin konuyla ilgili tüm araştırmalarını üzerine yapılandırdığı bir zamanda hala evrim teorisine, "bizim atalarımız maymun değildi!" diyerek karşı çıkanların ülkesinde yaşamak...

Emmy ödüllerinde komedi dizisi erkek oyuncu ödülünü bileğinin hakkıyla kazanan Alec abinin yanında evine eli boş dönse de, en az Alec kadar hakettiğini biliyoruz hepimiz.

30 Rock ilk 2-3 bölümünde ısınılması , sonrasında bırakılması zor bir dizi.. Tina Fey ve Tracy Morgan'ın performansları gerçekten çok başarılı ancak diziyi asıl sürükleyen isim kesinlikle Alec Baldwin. Gerçekten inanılmaz eğlenceli bir karakter yaratmış Baldwinlerin en yeteneklisi (tek belki de), içindeki komedi oyuncusu performansını tam anlamıyla ortaya çıkarmış (kusmuş hatta).
Diziyi keşfetmemi sağlayan Jerfi'ye de teşekkürler.

Önümüzdeki aylarda COD Modern Warfare 2 , FM 2010, PES 2010 gibi efsane oyunları sabırsızlıkla beklerken, atıştırmalık birşeyler arıyor insan. Eidos'un Batman'i atıştırmalık olarak yeterli görünse de kısa sürede sıkıcılaşıyor. Ancak bugün itibarı ile oynamaya başladığım yine Eidos elinden çıkarılmış "Mini Ninjas" hem atmosferi, hem çizimleri, hem de oynanışının son derece başarılı olmasıyla tam da istediğim oyun diyebilirim.
E3 2009 video oyun fuarında ilk gösterimi yapıldığında, iyi bir iş çıkacağını anlamış ve haftalık teknoloji programımız 01'in oyun bölümünde de yayınlamıştım fragmanını. Yanılmamışım, harika bir doğa ortamı içinde eğlenceli, komik ve heyecanlı bir deneyim arıyorsanız minik ninjalar emrinizde.
Eidos'a bu başarılı çalışma için teşekkür eder, uzakdoğu macerama kaldığım yerden devam ederim.

Sorunun cevabı aslında gayet basit ama yine de düşünelim biraz. Sözkonusu dünya kupası ise, buradan çıkacak örneklerden gidilebilir. Örneğin dünyada hem teknik direktör hem de futbolcu olarak (hatta kaptan) dünya kupası kaldıran tek ismin Kaiser lakaplı Beckenbauer olduğunu düşünürsek belki sorunun cevabını daha da rahat bulabiliriz.
Dünyaya futbolun hem hücumda hem defansta 11 kişi üzerinden oynanan bir oyun olduğunu belki de ilk gösteren kişi idi Beckenbauer. Daha o zamanlar icat olmamış "ön libero" ya da defansif orta saha kavramının da aslında mucidi idi. Teknik direktörlüğe soyunduğunda da bu adam almanlara hem de tüm zamanların en büyüğü, tek başına dünya kupası almaya muktedir olan Maradona karşısında dünya kupasını kazandırdı. (evet takımda çok iyiydi ama dünya kupası almak için iyi takım olmak yetmiyor.)
Futbolun geneline baktığımızda da , yeşil sahalarda 1 numaralı yıldız olmuş isimlerin çoğu daha sonra yedek kulübesinden yönetmenliğe soyunduklarında hüsrana uğramışlardır. Çünkü kendi olağanüstü yeteneklerinle takımı sırtlamak ile bir takımı topa ayak değdirmeden kollektif olarak başarılı kılmaya çalışmak çok farklı işlerdir.
Bugün Arjantin, yani birçoğumuzun sevdiği asi latin rüzgarı, tangocular, Maradona'nın memleketi, (benim fanatiği olduğum ülke takımı) geldiğimiz noktada Afrika 2010 u zora soktu. Kendi sahasında kaybettiği Brezilya maçının ardından, daha da hayati öneme sahip hale gelen Paraguay maçını da deplasmanda kaybetti. İlk 4 ün direk katıldığı grupta 5. sırada ve önünde biri Uruguay deplasmanı olmak üzere 2 maç daha var ki kazanabileceği şüpheli. 5. olursa play-off oynayacak, düşünmek bile istemediğim 6. lık durumunda 2010'u evinden izleyecek.
Arjantinliler için bir halk kahramanından da öte olan, Boca taraftarının tanrısı Maradona bu felaket performansın başındaki adam. Arjantin'i tek başına dünya şampiyonu yapan, Napoli gibi o güne kadar kaybetmeye mahkum olan bir güney takımına İtalya'da ve Avrupa'da şampiyonluk yaşatan , mucizelere imza atmayı gelenek haline getirmiş Diego, vasatı bile sağlayamıyor başında olduğu milli takımda, hem de elinde Messi, Aguero, Maxi, Tevez, vs. gibi isimler varken. Garip mi? bence değil.
O yalnız bir kahraman, takım arkadaşlarından istediği şey onu uygun yerde topla buluşturmaları ya da uygun yere geçip mesafe ne kadar uzak olursa olsun ondan pas beklemeleri. Onun için takımdaki diğer 10 kişi topun kaleye olan yolcuğuluğunda arada uğranması gereken birer benzin istasyonu. Napoli Maradona ile UEFA ya da Seri A kazanırken, Maradona'sız bir Napoli UEFA'da yarı finale çıkabilir ya da Seri A da ilk 3 e girebilir miydi? sanmıyorum. 1986 Meksika'da Maradona'sız Arjantin'in çeyrek finali aşması, daha da önemlisi 90 İtalya'da finale çıkabilmesi ne kadar mümkündü?
İşte bu yüzden Maradona başarılı olamıyor, Top ayağındayken ne kadar özgürse, şu an o kadar eli kolu bağlı ve hala top ayağındaymış gibi hareket ediyor belki bu yüzden Messi'den tek başını takımı Afrika'ya götürmesini bekliyor.
Özetle gerçek şu ki Maradona topa ayağını değdirmeden başarılı olmaya çalışıyor, hem de omuzlarında ona tapan bir halkın sorumluluğunu hissederek. Futbolcuyken durdurulamaz yeteneğine karşılık, kenarda izlerken yaşadığı çaresizlik ve futbolcuyken belki de hiç tatmadığı bu ağır sorumluluk onu daha da strese sokuyor.
O yüzden belki de Arjantinli futbolcuların, başta Messi olmak üzere Maradona'ya rağmen! dünya kupasına takımı götürmeleri gerekiyor. Hem bizi Arjantin'siz ve Diego'suz bırakmamak, hem de futbolun en büyük kahramanını üzmüş olmamak için.
Onun için ilk hedef Peru... Saldır Arjantin!

döneminin en zenginlerinden, fenerbahceli Müslüm Bağcılar'ın "rakamı sen yaz Metin." diyerek uzattığı boş mukaveleyi, -herzamanki saygılı üslubu ile- yukarıdaki cevabı vererek reddetmişti taçsız kral..

Ecel dur hemen gelme, Kenan daha lazım bize...
Ülke sinemasının en önemli 2 yönetmeninden biri için ne kadar gerekliydi bu film diye sormak geliyor içimden.. Yine de peşin hükümlü olmamak gerek, fragmandan film tahlili yapacak değilim. Ancak eğer filmde fragman gibi klişe kodlar üzerine kurulmuş bir dönem filmi ise, Demirkubuz'un "ne izleyiciye ulaşıp gişeden götürebiliyoruz malı, ne Nuri Bilge gibi ödüllere boğulup onore ediliyoruz, en iyisi ben bir roman bulayım onu vasat biçimde uyarlıyayım.." diye düşünmeye başladığından korkuyorum..
Çünkü fragman gerçekten son derece sıradan bir filmin, son derece kötü oyunculukların ön tanıtımına benziyor.

mısırını yiyip kolasını hüpleten miskin sinema izleyicisinin içinde bir samuray, bir süper kahraman ya da bir Homer (bu olmadı buraya) yaratmayı çok iyi bilen ve sık sık tüylerimizi diken diken eden sevgili abimiz Hans Zimmer (Hans abi) , tüm zamanların en başarılı fps oyunu diyebileceğim (benim için öyle) Call of Duty Modern Warfare'in 2. oyunu için kolları sıvamış -Hatta işini çoktan bitirmiş- .
Oyunun atmosferinin zaten çok başarılı olacağını öngördüğümden bir de Hans abi işin içine girince tüylerimiz diken diken olmaktan öte ne yapabiliyor onu deneyimlemiş olacağız. O sebepten, hadi çabuk Gel Kasım..

1986 finalini hayal meyal hatırlayıp, onu takip eden 4 yıl boyunca tüm mahalle maçlarında Maradona ben olucam kavgası vermiş bir çocuk olarak, 1990 finalinde allahsız hakemin almanlara 85. dakikada penaltı çalışını ve Maradona'nın isyanı sonrasında kırmızı kart görüp ağlayarak sahayı terkettiği sahneleri izlerken dayanamamış ben de ağlamıştım (büyükbabam durumu elalemin takımı için ne üzülüyosun a getirerek ufaktan bi azarlamıştı beni hatırlıyorum ama o an umrumda değildi, en büyük kahramanım karşımda ağlıyordu, dünyam yıkılmıştı)
İşte neredeyse 20 yıl sonra aynı adam beni -en trajik filmlerde, en üzücü durumlarda bile gözünden bir damla yaş gelmeyen beni- tekrar ağlatmayı başardı.
Evet Kusturica’nın Maradona belgeselini nemli gözlerle bitirdim. Bu futbol sihirbazı zaten hayatımda en sevdiklerimden biriydi ama kafam kadar kalbi, tabu tanımaz cesareti, halkına ve dahası insanlığa olan sevgisi, ailesine dair hisleri, pişmanlıkları, gözyaşları ve o sanki ailemden biriymiş kadar doğal olan samimiyetiyle dünyaya gelmiş en güzel insanlardan biri olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. O yüzden futbolu sevenlerin ya da Maradona hayranlarının yanı sıra hayata dair umut dolu bir şeyler hissetmeye ihtiyacı olan herkesin de izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir film olmuş “Maradona by Kusturica”.
Maradona mı daha iyi Pele mi tartışması çoğu yerde yapılır ve doğal olarak bir sonuç çıkmaz genelde. Aslında saçma bir tartışma olduğunu herkes bilir, çünkü Maradona tüm zamanların en büyük futbolcusudur. Oynadığı zamandak futbol düzeyi, elde ettiği başarıların zorluk derecesi doğru orantılandığında zaten bu nesnel bir gerçek halini alır. “Futbol sadece futbol değildir” mottosunun referansı ile Kustrica’nın Maradona belgeselini izlediğinizde ise Diego’nun sahanın içinde olduğu kadar dışında da tüm zamanların en büyük futbolcusu olduğunu rahatlıkla görebiliyorsunuz.
Filmin az bir kısmı futbola dair, Maradona’yı Maradona yapan her şey tam da kararında yansıtılmış filme. Sosyalizm, kokain, aile, kahramanlık, muhalif tavır ve latin halkı.
Bush’a hareket çekmesinden, gece sarhoş halde evinin havuzuna atlamadan önce “sana canım feda Fidel” diye haykırmasına, kendi adına yazılmış şarkıyı sahnede acemi bir şarkıcı edasıyla söyleyişinden, pişmanlıklarını anlatırken gözünden akan yaşlara kadar hem benim kadar sıradan, hem de yaşamımda gördüğüm en büyük adamlardan birini izlediğimi bilerek izledim Diego’yu.
Chavez’in Arjantin mitinginden manzaraları izlerken ya da Fidel’in karşısında hayran bir çocuk edasıyla duruşuna bakarken daha da yoğunlaştı duygularım.. Dünyaya karşı duruşu, halkına inanışı, Amerika ve emperyalizm karşısındaki hırçın tavrı, ailesi hakkındaki düşünceleri, kısaca her şeyiyle bir yıldızdan fazlası Maradona.
Filmin sonunda “kokain olmasaydı düşünebiliyor musunuz nasıl bir futbolcu olurdum, dünya çok büyük bir fubolcu kaybetti” dediği anda, gözlerimi silip “oha be abi daha ne olabilirdi” dedim, sonra da bunu hiç bilemeyecek olmanın aslında çok ta kötü olmadığını düşündüm.
Hem bu büyük kahramanın hayatından ve kendi ağzından anılar duymak , hem tüm zamanların en muhteşem tribünü La Bombonera’ya konuk olmak, hem Kusturica ile yaptıkları eşsiz sohbetlere tanık olmak, hem Latin Amerika’dan yükselen sosyalizm ateşinin sıcaklığını hissetmek, hem de bu geleceği umutsuz ve karanlık görünen dünyanın içinde umut verici coğrafyalar olduğunu görmek istiyorsanız Kusturica’nın Maradona’sını ıskalamayın.

Livorno, Adana'ya geliyormuş, Demir Spor ile oynamak üzere.. bu haberden yeni haberim oldu, önceden bilsem dere tepe demez giderdim.. çok üzgünüm..

Trier’in Antichrist’i Cannes’da gösterildiğinde nasıl bir gürültü koptuğunu duymuştuk. Bu zaten dahilik mertebesine çoktan yükselmiş olan yönetmenin son filmini daha da beklenmez hale getirmişti. Film hakkında duyduklarımız, Trier’in zırvalamış olduğu ile sinema tarihinin başyapıtlarından birine imza atmış olduğu arasındaki yelpazede dolanıyordu. Aşırı şiddet ve pornografi içerdiği en sık söylenenler arasındaydı.
Filmi biraz önce izledim. İlk olarak söylemem gereken Trier’in, Europa ve Dogville’den sonra 3. bir tepe noktası yaptığı olacak. (her ne kadar Breaking The Waves ya da Dance In The Dark gibi çok başarılı işleri olsa da bence en önemli 3 filmi yukarıda saydıklarım) Film her şeyden önce tıpkı Europa’daki gibi -hatta çok daha fazlası- muhteşem bir açılışa sahip. Daha açılışta nasıl bir kaosun içine gireceğinizi hissediyorsunuz. Yönetmenin en fazla filmin atmosferi için kafa yorduğunu düşünüyorum, zira gerçekten de şeytan, kadın, annelik ve seks arasındaki ağı öylesine korkunç örüyor ki film, bazen izlemekten vazgeçmeyi düşünüyorsunuz.
Antichrist sonu gelmeyen bir kabusun filme çekilmiş hali gibi geliyor bazen ve artık uyansam diyorsunuz.
Film hem hikayesi, hem hikayeyi anlatış biçimi, hem de atmosferiyle insanı çok fazla etkiliyor (etkiliyor burada çok zayıf kaldı) . Özetle filmin herhangi bir sahnesini spoil etmeden (aslında yazılacak o kadar çok şey var ki) yazıyı sonlandırırken, filmin şiddet dozunun çok çok fazla olduğunu da bir kez daha yinelemeliyim. Örnek vermek gerekirse, şu Monica ablaya tecavüz sahnesiyle meşhur olmuş Irréversible’ın o 9 dakikalık rahatsız edici sahnesi, Antichirst’in yanında robin willams’ın patch Adams performansı gibi kalıyor.
Ayrıca;
Scorsese’nin jesus’ı olan Dafoe nun Antichirst’in de başrolünde olması ilginç bir tesadüf olsa gerek.
Filmi beğenmeyip, dahası beğenenlere gıcık olan –sinemasever- kitlenin, Trier’in filmi Tarkovsky’e adamasına çok fena bozulmalarının altında yatan psikoloji acaip bir merak konusu oldu bende..
Şeytan-insan tasvirinin bu kadar başarılı estetize edilebilmesi (hayır efendim şiddetin estetize edilmesinden bahsetmiyorum) dahası içinde kaybolduğumuz, boğulduğumuz, nefessiz kaldığımız, sonunu getiremeyeceğimizi düşündüğümüz bir atmosferi yaratmadaki başarısıyla Allahın delisi Trier’e bir kez daha şapkamı çıkarıyor, önünde belimin el verdiğince eğiliyorum.

Yolculuk sırasında yaptığım saçma hesaplamalardan bugün elde ettiğim veri; hayatımın yaklaşık 21 gününü (24 saat üzerinden) Friends izlemekle geçirdiğim oldu. Pişman mıyım, bilakis aylar yıllar feda olsun Friends'e..

Buzdolabının yerini mutfak olarak belirleyen jenerasyonu kınıyorum.. Tost makinesinin de "tost makinesi" diye isme sahip olup, tost yapma aktivitesinin ekmekleri birbirine bastırmaktan öte hiç bir bölümüne yararı olmamasını ayıplıyorum.. Gecenin bu saatinde acıkan mideme de küsmek üzereyim..